30 Kasım 2011 Çarşamba

Peri Masalı

Bugün PD'ye konuk olan yazarımız Mithat Taşdelen. Sevgili Mithat WTA izlenimlerini bizlerle paylaşıyor. Mithat'ın diğer yazılarını takip etmek isterseniz, www.aforizma.net adresinden ulaşabilirsiniz. Keyifli okumalar dileriz.

PD

***

25-30 Ekim tarihleri arasında İstanbul'da düzenlenen WTA Dünya Bayanlar Tenis Şampiyonası, yaklaşık bir hafta boyunca heyecan fırtınası estirdi. Doğal olarak, tenisle bu kadar ilgilenip bu turnuvayı yerinde izlememek yazık olurdu hem de bu kadar yakına kadar gelmişken. Gözlemlerimi anlatmadan önce turnuva hakkında ufak notlar aktarmak istiyorum.
WTA Dünya Bayanlar Tenis Şampiyonası, diğer adıyla WTA Final Eight, sezon sonunda dünya sıralamasında ilk sekize giren tenisçilerin katılımıyla gerçekleştiriliyor. Geçtiğimiz üç sezon Katar'ın başkenti Doha'da düzenlenen organizasyon, bu sezon ve gelecek iki sezon için yoğun uğraşlar sonucu Türkiye'ye kazandırıldı. Bu aşamada Türkiye Tenis Federasyonu'nun ilk kadın başkanı Ayda Uluç'un hakkını teslim etmek gerekiyor.
Turnuvaya, 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası için geçen sene hizmete sokulan Sinan Erdem Spor Salonu ev sahipliği yaptı. Yaklaşık 15.000 kişilik kapasitesi, havaalanına yakınlığı, ulaşım imkânlarının çokluğu nedenleriyle, yer seçiminin de isabetli olduğunu belirtmeden geçmeyelim.


Turnuvaya, Maria Sharapova* (Rusya), Samantha Stosur (Avustralya), Li Na (Çin), Victoria Azarenka (Belarus), Marion Bartoli (Fransa) [Beyaz Grup]; Caroline Wozniacki (Danimarka), Petra Kvitova (Çek Cumhuriyeti), Vera Zvonareva (Rusya), Agnieszka Radwanska (Polonya) [Kırmızı Grup] katıldı. (*M.Sharapova, sakatlığını gerekçe göstererek, ikinci maçlar sonunda turnuvadan çekildi. Yerine Fransız tensiçi M.Bartoli turnuvaya dahil edildi)
Grup müsabakalarının ardından oynanan yarı final maçları sonucu, turnuvada en iyi oyunu oynayan iki tenisçi, V.Azarenka ve P.Kvitova finale kaldı. Çok çekişmeli geçen maçta rakibini 2-1 mağlup eden Kvitova, ilk defa katıldığı turnuvada hem şampiyonluğu kazandı hem de hatırı sayılır bir para ödülüne sahip oldu.
Gelelim benim gözlemlerime. Turnuvanın Türkiye'de yapılacağının açıklanmasının ardından, kadar her tenis sever gibi biletilerin satışa çıkmasını dört gözle bekledim.

Haziran sonunda, biletleri cebime koyup, üç ay sonraki turnuva için geri sayıma başladım. Bilet demişken, yaklaşık 150 TL'ye altı gün boyunca dünyanın en iyi tenisçilerini hem de en iyi yerden izlemek, Türkiye'ye has bir şey herhalde. Karşılaştırma yapmak açısından belirteyim, geçtiğimiz hafta Bercy'de oynanan Federer-Tsonga Paris ATP Masters finalinde en ucuz biletin bedeli 25€ idi. Tabii bu arada, bu tip bir organizasyonun Türkiye'de ilk defa düzenlendiği, ülkedeki tenis kültürünün henüz emekleme döneminde olduğu ve salonu dolduramama kaygısı gibi nedenler, bilet fiyatlarının düşük kalmasında etkin rol oynadı.
Turnuvayı 6 günde toplamda yaklaşık 70 bin kişi yerinde izledi. Bu sporun futboldan hadi birazcık da basketboldan ibaret sayıldığı, spor gündeminin bu sporlara göre oluştuğu ülkemiz için muazzam bir rakam. Ayrıca tribündeki seyircilerin nerede, nasıl davranması gerektiğini bilen bir kitle olması takdire şayandı. Giriş çıkışlarda gösterilen özen, maç puanı ve şahin gözü esnasında tutulan tempolar, ilk birkaç gün dışında flaşlı fotoğraf çekimlerinde gösterilen hassasiyet vs. Hani klişe bir söz vardır, "Niceliğinden ziyade niteliği önemlidir" diye. Hem nicelik hem nitelik açısından sınıfı tam notla geçti İstanbul seyircisi.


Seyirciler arasında ünlü simalar da vardı, Sharapova'nın nişanlısı Vujacic'ten efsane tenis oyuncusu Mats Vilander'e kadar renkli isimleri tribünlerde görmek mümkündü.
Bu kadar notu aktarmışken, hakemlere değinmeden olmaz. Turnuva süresince, dünyaca ünlü hakemler Kader Nouni, Eva Asderaki ve Kerrilyn Cramer görev yaptılar. Özellikle Mr.Bariton Nouni'ye ilgi çok büyüktü. Çocuklar ellerindeki top ve minderleri ünlü hakeme imzalatmak için sıraya girdiler.
Turnuvanın sunuculuğunu üstlenen tiyatro sanatçıcı Fadik Sevin Atasoy, zaman zaman seyirciler arasında gülüşmelere neden olan gaflara imza atsa da başarılıydı. Hatta tunuva sonunda Amerikalı partnerine hitaben "O Türkçe'yi öğrendi, ben tenisi öğrenemedim" demesi, düştüğü duruma yaptığı bir atıf olarak değerlendirilebilir :)
Defalarca televizyondan izlediğim oyuncuları bu kadar yakından izlemek de müthiş bir tecrübeydi benim için. İkinci karede görebileceğiniz gibi, Kivitova'ya havlusunu uzattığım anı fotoğrafladım :)
Sözün özü, unutulmayacak bir hafta geçirdim İstanbul'da. Beklediğimden kat kat iyiydi turnuva. Organizayon çok iyiydi, tüm oyuncuların belirttiği üzere seyirci muhteşemdi, çok çekişmeli maçlar oynandı daha ne olsun. Turnuva iki sene daha İstanbul'da. Anlaşıldı ki, önümüzdeki iki yıl da muhteşem organizasyonlar izleyeceğiz. Darısı ATP WTF'ye ki onu da izlemek yakındır.

26 Kasım 2011 Cumartesi

Devrimin Taraftarları

Daha iki gün önce Bülent Gürsoy ve Barış Karacasu'nun tacizlerini abi çok yoğunum diye savuşturmuşken, bugün okuduğum bir haber uzun zamandır ara verdiğim piknikte dömivole yazılarıma geri dönüşü hızlandırdı.

Haber Mısır'da taraftar gruplarının tahrirdeki ayaklanmalarda önü çekmesi ile ilgili bir yazı;

http://www.eurasiareview.com/20112011-ultras-bolster-protesters-in-battles-on-cairo%E2%80%99s-tahrir-square/

Son zamanlarda işim gereği değişik eğitimlerde Mısırlı meslektaşlarımla sohbet şansım oluyor. Bu eğitimlerden birinde, eğitimcinin bizden kendimizi tanıtırken kendimize ait farklılığımızdan bahsetmemizi istediğinde; "Biz devrim yaptık" diyen bir Mısırlı arkadaşımın yüzündeki mutluluk yaptıkları işle ne kadar onur duyduklarını çok net gösteriyordu. Nasıl duymasınlar ki; Obama'nın "Bizler çocuklarımızı Mısır'lı gençler gibi yetiştirmeliyiz" demecindeki vurgu gibi pek çok ülkeye yol gösterecek, inandıkları doğrular için canını ortaya koyan yüzbinler, her türlü alkışı hakediyor.

Fakat ilk gösterilerde en organize güç olan müslüman kardeşler son günlerde yeniden canlanan tepkilerde ortalarda görünmüyor. Bu durumda da futbol taraftar grupları bayrağı devralmış durumda. Aslında pek çok genç devrim sonrası, Türkiye örneğine benzer ülke hedeflerken, şu anda hedefler şaşmış durumda ve ilk ayaklanmadaki ortak hareket yerini bölünmelere bırakmış durumda. Bu durumda da her zamanki gibi futbol kulubü taraftarlığı ortak paydası imdada yetişip direnişinin anahtarı olmuş durumda. İşin ilginci yılların düşmanı Ehli ve Zamalek taraftarları ortak paydada birleşip devrimin ikinci fazı için ön saflara yerleşmiş durumda. Askeri yönetimin yerini seçilmişlere devredeceği süreç pek çok olasılığa gebe. Bunda futbol ortak paydası ne kadar etkili olacak bekleyip göreceğiz.

Cheerleader Olabilmek

Gerek devre aralarında, gerekse de maçlar öncesinde, taraftarları maçın havasına sokan Cheerleader'lar yani kadın amigolar, bazı spor müsabakalarının vazgeçilmezleri durumundalar. Amerikan Ulusal Futbol liginde mücadele veren Baltimore Ravens takımının kadın amigolarına bakarak işi özetlemeye çalışalım.

Kadın amigo olabilmek o kadar da kolay değil aslında. Herşeyden önce seçmelere kabul edilmeniz için güzel ve çekici olmanız gerekiyor.

Eşek yüküyle para kazanan bazı sproculardan daha fazla çalışmanız gerekiyor. Yani 3 saat süren günlük antrenmalardan zevk alıyor olmanız veya buna katlanmanız gerekiyor.


Çoğu zaman bir sirk cambazı kadar maharetli olmanız gerekebiliyor.
Eğer herşey yolunda giderse, maçlara çıkabilirsiniz.

Sonuçta kadın amigolar, büyük fedakarlıklarla işlerini yapan ve saygıyı fazlasıyla hakeden insanlar.

Lütfen şimdi bir de rant kavgası içinde tribünlerimizi savaş alanına çevirenleri düşünün. Günün birinde ülkemizde de bu güzellikleri yaşamaya başlar mıyız bilemem ama en azından PD size bu güzellikleri sunmaya devam edecek.

Djokovic Servisi

Sırp raket Djokovic'in, Barclays ATP World Tour'da vatandaşı Janko Tipsarevic ile oynadığı tek erkekler maçında attığı bir servisi, fotoğrafçı Michael Regan böyle görüntülemiş.

23 Kasım 2011 Çarşamba

Merhaba Ben Ölüm, Selam Ben De Umut

24 Kasım. Sinan Alağaç'ın ölüm yıldönümü. 2008'de Sinan Ören için yazılmış bu yazıyla, O'nun hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.

***

Gerçekten sevdiğiniz birisini kaybettiğinizde kaç yaşınızdaydınız? Ben 13 yasında bir ortaokul öğrencisiydim. Onunla tanışmamın üzerinden 6 yıl geçmişti. Ailemle TRT'den haberleri dinliyorduk. Acı haberi okuyordu spiker. İnanamadım. O güne kadar hiç öyle bir duygu hissetmemiştim. Berbat bir histi. Çaresizlik içinde gözyaşlarınıza engel olmadığınız, yıkıldığınız bir an. Annem ve babam bana "oğlum bak bugün mübarek bir gün, ne mutlu ona ki, böyle bir günde vefat etti" diyerek beni yatıştırmaya çalışıyorlardı. Bir kandil günüydü. Hani şu tüm günahların bir dua ile affedildiği günlerden. Bir dua ile sevdiğimi geri getirebilseydim, onlarca defa hayata dönmüş olacaktı ama olmadı. Sinan abi gitmişti bir kere, dönmemek üzere ayrılmıştı aramızdan. Askerlik dönüşü takımın kamp yaptığı Abant'a gelmiş ve bıraktığı yerden başlamak için antrenmana başlamıştı. Antrenman sırasında fenalaştığında herşey bitmek üzereydi. Daha 25 yasındaydı.Ali Şen'in "Sinan Fener'e gelsin kaleye kuş tüyü yatak döşeteceğim" dediği Sinan Alağaç, Eskişehirspor' un alışılagelmiş, okumuş futbolcu kimliğini temsil eden son futbolcularından biriydi. Maden Mühendisiydi. Üstelik yüksek lisansını da tamamlamıştı. 1980 yılında Beşiktaş'la İstanbul'da oynanan kupa maçında devraldığı eldivenleri, ölene kadar bırakmadı. Onun ölümünden sonra 1 numaralı forma yerine 17 numarayı giyen ve kalesinin içine siyah bayrak aşarak maçlara çıkan ise Alptuğ olmuştu.

Onun ani ölümünün üzerinden 2 sene geçtikten sonra kızkardeşi bir erkek çocuğu dünyaya getirdi. Onun adını yaşatmak için çocuğa Sinan adını verdiler; Sinan Ören. Sinan sarışın mavi gözlü bir çocuktu. 7 yasında Sağlıkspor'da kaleciliğe başladı.Eskişehirspor'da yıldızlarda ve B-gençte şampiyon olan takımın kalecisi oldu. Ve sonunda 17 yasında Eskişehirspor' un üçüncü kalecisi oldu. Profesyonel olduğunda yaşı tutmadığı için onun yerine imzayı annesi atmıştı.*** O imzayı atarken ellerinin nasıl titrediğini hayal edebiliyorum. Profesyonel olduktan 4 ay sonra ilk resmi maçını oynadı Sinan. Yıl 2004'du.

1 Kasım 2008 günü Eskişehir'de oynanan Eskişehirspor- Fenerbahçe maçının 29. dakikasında kaleci İvesa kırmızı kart gördüğünde, Sinan saha kenarında ısınmaya başladı. İlk defa bir süper lig maçına çıkmak üzereydi. Üstelik hemen kaleye geçip, penaltıyı kurtarması gerekiyordu. Teknik Direktör Rıza Çalımbay ve Antrenör Bülent Albayrak saha içine talimatlar yağdırırken, o eldivenlerini giydi, kendinden emin dördüncü hakemin yanına doğru yürüdü. Giderken Çalımbay'ın sırtına vurup, baş parmağıyla "merak etme" hareketi yaptı. Rıza hoca o kadar dalmıştı ki talimat vermeye hissetmedi Sinan'ı. Sonra Sinan "hocam" diye seslendi ve yine başparmağını "merak etme" dercesine kaldırdı. Rıza hoca ve Bülent hoca bu sefer "hadi aslanım hadi koçum" diye yüreklendirdiler onu. Koşa koşa kalesine geçti. Son dört yılda olduğu gibi tribünler "Sinaaaaan Sinaaaaaan" diye inliyordu. Alex topun başına geçti, Sinan doğru köşeyi buldu ama penaltıyı kurtaramadı. Sonrasında ise iki karşı karşıya pozisyonda geçen senenin La Liga gol kralının ayaklarından topu almayı başardı. Maç bittiğinde tribünler yine aynı şarkıyı söylüyordu Sinan için; "Sinaaaaan Sinaaaaaan"

Eğer birgün olur ya karşı karşıya gelirseniz onun sarışın mavi gözlü yeğeniyle, bilin istedim hikayesini. Çok futbolcu tanıdım bugüne kadar. Onun gibi beyefendi, kibar ve mahçup yapılı bir futbolcuyu çok az gördüm. Omuzlarındaki yük çok fazla ama onu taşıyacak büyüklükte yüreği olduğunu sizler de göreceksiniz.

Toprağın bol olsun Sinan Alağaç.

Şansın bol olsun Sinan Ören.

***Yazının içindeki bu alıntının kime ait olduğunu bulamadığımdan, zamanın birinde bu ufak ama önemli ayrıntıyı yazmış olan kişinin ismini sizlerle paylaşamıyorum.

16 Kasım 2011 Çarşamba

Fuat Çapa İle 2. Taraftar Buluşması İzlenimleri


Fuat Çapa, Gençlerbirliği taraftarlarıyla ikinci defa buluştu. Türk Futbolu'na epey yabancı olan bu büyük buluşmanın ayrıntılarını, Mehmet Ali Çetinkaya'dan dinliyoruz.

PD


Uzun yıllar Belçika’da teknik direktörlük yapan Fuat Çapa, sezon başında ikinci kez Gençlerbirliği’nin başına geldi. Türkiye kariyerine 2007-08 sezonunda Gençlerbirliği’nde başlayan ama (bana göre) acele verilen bir kararla 5. hafta sonunda görevinden ayrılmak zorunda kalan Çapa, tekrar Belçika’ya dönmüştü. 2010-11 sezonunda Kasımpaşa’nın başına geçen Çapa, bu sezon tekrar Gençlerbirliği’nin başına geçti.

Uzun yıllar Avrupa’da çalışmış olan Çapa, Gençlerbirliği’nin başına gelir gelmez, bizlerin çok da alışık olmadığı projelere imza atmaya başladı. Bunlardan biri de teknik ekip-taraftar görüşme isteğiydi. Çapa, Avrupa’daki her kulüpte sürekli yapıldığını söylediği bu toplantılarda ki en büyük amacın, teknik direktörün taraftarın bakış açısından takımın nasıl göründüğünü gözlemlemek olduğunu söylemişti. Yıllardır tribünde olan Gençlerbirlikliler arasında bile büyük bir heyecan yaratan buluşma sezon başlamasına bir hafta kala yapılmıştı.

Yaklaşık 15 taraftarın katıldığı toplantıda, Gençlerbirliklilerin sorduğu tüm sorulara inanılmaz derecede samimi ve içten cevap veren Çapa’nın rahat ve esprili tavırları çok güzeldi. Çapa, takımın durumunu, sezon içindeki hedeflerini, sıkıntılarını, beklentilerini, alt yapıyı ve Gençlerbirliği’ndeki kısa, orta ve uzun vadeli planlarını anlatmıştı. O gün toplantıya katılan tüm taraftarlar çok büyük bir mutlulukla evlerine dönmüşlerdi. Çünkü belki de ilk kez görüşlerine önem verilmiş, sorularına içtenlikle cevap verilmişti.

Çapa’nın o gün, bu tarz projelerin yapılabileceği en uygun takımın, taraftar profilinden ötürü Gençlerbirliği olduğunu söylemesi de Gençlerbirlikliler için ayrı bir mutluluk kaynağı idi.

Bu projenin ikincisi dün (15 Kasım 2011) akşam yapıldı. Yaklaşık 25 kişilik bir taraftar grubu ve Fuat Çapa ile tüm teknik ekibin katıldığı toplantı yine çok güzel bir ortamda geçti. Çapa, arkada kalan 10 haftada taraftarların “neler gördüğünü” ve beklentilerini büyük bir ciddiyetle dinledi. Tüm sorularını yine çok büyük bir samimiyet ve içtenlikle yanıtladı.

Gençlerbirliği’nde uzun soluklu ve istikrarlı bir çalışma yapmak istediğini, alt yapıya önem verip oradan genç oyuncuları takıma kazandırmaya devam etmek istediğini, bu tarz çalışmaların alt yapıdaki diğer oyuncuları yüreklendireceğini, 4 genç futbolcuya daha as takımda görev vermeyi düşündüğünü, planlı bir çalışma ve büyüme ile çok büyük işler başarılabileceğine inandığını, sezonun ikinci yarısının çok daha çetin geçeceğini bu yüzden ilk yarıda daha çok puan toplamaları gerektiğini anlattı.

Çapa’nın Gençlerbirliği’nin lig tarihindeki en iyi geri dönüşüne imzasını attığı 4-2′lik Beşiktaş maçı ile ilgili yapılan övgü dolu sözlere “İşimizi yaptık. Büyütülecek bir şey yok” tadında cevaplar vermesi ise mütevazılığinin en büyük göstergesi idi.

Son olarak, bir sonraki toplantıya birkaç futbolcuyu da getirmek istediğini söyleyen Çapa, bu tarz toplantıların aralarındaki bağları sağlamlaştıracağına ve görüş alışverişlerinin iki taraf için de son derece yararlı olacağını ve şu ana kadar yapılanların çok yararlı olduğunu söyledi.

Hem bir kere daha görüşlerinin önemsendiğini görmekten, hem de Fuat Çapa’nın son derece samimi ve içten olmasından ötürü Gençlerbirlikli taraftarlar için son derece güzel bir toplantı oldu.

pd cıvıltı

 

Piknikte Dömivole | Kes Yapıştır 2009 Yazar(lar)a sorulması ve gönderme yapılması koşuluyla tepe tepe kullanıma açıktır. | En iyi Firefox tarayıcı ile 1024x768 çözünürlükte görüntülenir.