18 Kasım 2009 Çarşamba

Ömrümün En Güzel Hikayesi Adanaspor


Hakan Tabakan'ın kaplanpenche  sitesindeki Adanaspor ,Adana Şehri, Kahramanlar, Siyaset, Vefa, Sevgi ,Dünya futbolu ,Tutku , Müzik ,Futbol Nostaljisi gibi çok geniş bir yelpaze'de yazdıklarından oluşan nefis bir kitap !

Adana'daki kitapçılar dışında piyasada satılmıyor, kaplanpenche@gmail.com adresine yazarsaınız Hakan Bey de yazdıklarını size gönderiyor.

Adanaspor'un yokuş aşağı son sürat kayıp duvara toslayışına rağmen tekrar yola çıkmasında Adanasporlu taraftarların payının büyük değil çok büyük olduğunu kitabı okuyunca anlıyorsunuz.

"Tribün terimleri" diye bir bölüm var ,okuması çok eğlenceli. "O golü babam bile atardı -iyi oyandık ama...-bal yapmayan arı" gibi futbol klasikleri/klişeleri.

Ezeli rakip Adanademirspor'a  gönderme yapmadan yazılması (veya öyle yazıların seçilmesi) de önemli bir hoşgörü ve duyarlılık...Takım sevgisi sadece bir başka takım nefretinden besleniyorsa ciddi bir hastalık var demektir.

Sabotiç ,Feyzullah ,Kayhan size bir şeyler ifade ediyorsa bu kitap da edecektir...

25 Ekim 2009 Pazar

Since "Aydın Çelik"


Hafızamdaki ilk derbi maçım...Yıl 1976 

Ankara'nın Tandoğan semtinde babaannemin evindeyiz.Tahminen bir pazar günü ,bütün aile öğle yemeği için bir aradayız.Tahminen babaannem gelemeyenler için sitemlerini gelenlere aktarıyor...

Yaşıt 3 çocuğuz.Ömer benden iki yaş büyük ama cüsse olarak fark onun lehinde daha d abüyük (şu anda benden tahminen 25. cm.uzundur !) Fenerbahçeli olmamda en önemli etkenlerdendir.Sürekli dünyayı istila edecek robotlar planlıyor ,bahçedeki karıncaları öldürmeye yönelik deneyler yapıyor.Sizin hiç gözünüze kolonya döken oldu mu ? Ömer bana dökmüştü ! Ömer "cimbom bom" dedikçe sarı laciverte daha sıkı bağlanıyorum.

Maçtan önce TRT'de bir yarışma programı var.Fenerbahçe-Galatasaray maçının skorunu ve gollerini kimlerin atacağını bilene bir hediye verilecek.Hediyenin ne olduğuna geçmeden ,tekrar edeyim hem skoru hem de golleri atanları bileceksiniz ! Öyle "üst biter ,Fener alır"  falan yok ! Hediyeye geçmeden bir bilgi daha ,hediye herkese verilmiyor bir kişiden fazla bilen olursa çekiliş yapılyor.Şimdi hediyeye geldik, sıkı durun ,hediye bir futbol topu ! Gerçi futol topu diye hor görmeyelim, parasıyla bile her yerde top bulamadığınız bir dönemdeyiz ,Ankara'da kesin bulurum diyeceğiniz tek yer "İzmir Caddesi ülkealan pasajı'ndaki mağazalar"

Uzatmayalım,TRT'nin verdiği numarayı arayıp skoru,golü atacakları ,adınızı vereceksiniz.Ömer'in ikizi dünya iyisi Yeşim ile birlikte  babaannemin odasına gidiyoruz.Zira evdeki telefon, hastalanırsa birisini arasın diye yatağının başucunda.

Yatağa oturup çeviriyoruz ama sürekli meşgul,tüm Türkiye top peşinde...Bir anda telefon açılıyor o tanıdık sesiyle karşımızda Halit Kıvanç var."Alo buyrun ben Halit Kıvanç" diyor, heyecandan konuşamayıp yüzüne kapatıyoruz.

Babamlar "ya oğlum zar zor düşürdünüz niye kapattınız "diye kızıp telefonun başına geçiyorlar. "Fenerbahçe 1-0 kazanır golü de Aydın atar" diyorum."yahu Cemil var,Osman var,hem Galatasaray'da gol atabilir" diye büyükler tartışsa da babam "tamam" diyor,"senin tahmini söyleyeceğim senin adını vereceğim"

Sürekli hatlar meşgul (TRT,  "telefeonlar kitlendi" diye altyazı geçmiyor,altyazı sadece "vericinizin ayarları ile oynamayın" gibi zorunlu hallerde kullanılıyor)

Fenerbahçe kazanıyor,Babaannemin evindeki Fenerbahçeliler mutlu ! Maçtan sonra Halit Kıvanç "Fenerbahçe Galatasaray'ı 1-0 yenerken tek golü  Aydın attı.Tahmin yapan seyircilerimizden bunu bilen olmadığı için hediyeyi veremiyoruz" diyor,ağlamaktan gözlerim şişiyor,Ömer dalga geçiyor.Üzüldüğüm tek Galatasaray galibiyetidir de diyebilirim .

Bugünkü maç kaç kaç biter,golleri kimler atar ? Tahminimi her zaman  sadece maçlara beraber gittiğim arkadaşlarımdan birine maça 1-2 dakika kala söylerim,yine öyle yapacağım.Yazarsam uğuru bozuluyor .Çok fazla uğurum vardı çoğunu terk ettim ama 90lı yılların ortasından beri Galatasaray maçlarına genelde aynı formayı giyiyorum.

2 yıl öncesine kadar da maça girmeden babamı arardım...

Hiç kuşkusuz sezonun en  değerli ,en önemli maçı bu maç...

Formayı dünden hazırladım,kombinemi defalarca kontrol ettim,hepsinde de aynı yerdeydi :)
Artık çıkıp maça gitme zamanı geldi...

(*)Aydın'ın bir kartpostalı vardı,bulamadım,bulunca fotoğrafını yükleyeceğim !

09 Ekim 2009 Cuma

Yarım kupalar, yarım ...

İnsanlar ilgilileri nedeniyle her yere bakma ihtiyacı duymayabilirler. Ben de duymuyorum. Üstelik bütün bilgi kaynaklarını tüketmek de pek mümkün değil. Bu nedenle de zaman zaman, biraz kendine güvenden biraz da romantizmden olmadık yanlışlara düşmek, gerçekle yakından uzaktan ilgisi olmayan iddialarda bulunmak işten bile değil. Sözgelimi, BBC ile bir grup İngiliz araştırmacının Gracie Fields’ın 1931 tarihli “Pas, Shoot, Goal” adlı şarkısını kaydedilmiş ilk futbol şarkısı olarak sunması, daha eskiler bir yana 1930 yılında düzenlenen ilk dünya kupasından sonra kaydeilen ve bir kopyası Uruguay’daki Dünya Kupası Müzesi’nde bulunan “El Once Glorioso”yu düşünce fazladan değer atfetmek gibi geliyor. Sözü ile müziği Carlos Enrique ve Luis Cesar’a ait olan, Edgardo Donato’nun “Orquesta Tipica”sı tarafından çalınan ve Luis Diaz tarafından söylenen bu tango, şampiyonanın hemen ardından Rio de Janeiro’da doldurulmuştu... Ya da Franlin Foer’ün How Soccer Explains’te Athletic Club Bilbao’yu unutup Barcelona’yı formasına reklam almayan tek takım olarak sunması acayip bir durum. Gerçi o da öyle değil ya artık, neyse... Yada NTV tarih’in Ağustos sayısında Sertaç Kayserilioğlu’nun dediği gibi kupayı ikiye bölüp paylaşmak ancak malum iki takıma yaraşıcak cinsten dünyada biricik bir hadisedir demek, olsa olsa muhabbetle açıklanabilir: “O zamanki adı Dolmabahçe olan İnönü Stadyumu’nda 30 Mart 1958 tarihinde Başbakanlık Kupası oynanıyor. Dönemin Başbakanı Adnan Menderes de maçı izliyor. Maç 1-1 biter ve uzatmalar sonucunda sonuç değişmez. O zamanlar penaltı uygulaması da yok ve yere atılan paranın dikine düştüğü iddia ediliyor! Başbakan Menderes ise o gün bu işi sonuçlandırmak istiyor. Hemen bir usta çağrılır ve kupa ortadan ikiye bölünür. Bugün kupanın bir yarısı Galatasaray Müzesi’nde diğer bir yarısı ise Fenerbahçe Müzesi’nde duruyor. Dünya’da başka örneği yok.”. Ama ne diyelim, lafın aslını değil de galat-ı meşhurunu kullanalım: kazın ayağı öyle değil...

Bu topraklar dışında bir yerlerde benzer bir hadise vuku bulmuş mudur bilemiyorum. Ama futbol kurallarının gelişimi düşünülecek olursa olmamış olmasına hiç ihtimal vermiyorum. Eminim, başka yerlerde de uzatmaların, penaltı atışlarının olmadığı, yazı-tura atılmadığı devirlerde bir kupa finalinde yenişemeyen takımlar arasında kupanın ikiye bölünerek paylaştırılması durumu yaşanmıştır. En azından şunu biliyorum: Bizim topraklarda yaşandı.

Tafsilatı Tanıl Bora’nın Ankara Rüzgarı kitabında: 1959-60 sezonunda Ankaragücü ile Gençlerbirliği Vali Dilaver Argun Kupası’nda karşılaşmışlardı. Maçın hakemi Ziya Ozan’dı. Maç sonunda iki takım yenişemeyince Ziya Bey kupayı ortadan ikiye böldürdüp paylaştırır. Bugün bu yarım kupalar Gençlerbirliği Spor Külübü ile MKE Ankaragücü Spor Kulübü’nde mevcuttur. Yanlış anımsamıyorsam Gençlerbirliği’ndeki kupa, yılllar sonra depodan birinin aklına gelmesi ile bulunup çıkarılmıştı.

Bu anlattıklarımdan aman ha bu iki takım ne güzel geçinirdi, ah nerede o eski günler, o eski centilmen takımlar dediğim anlaşılmasın. O zaman da sürtüşmeler vardı, şimdi de var. Daha önce yazdığım gibi Orhan Şeref Apak’ın evrak-ı metrukesi arasında takımlar arası “bulaşmazlık” anlaşmalarını gösterir belgeler mevcuttur. Eski bir iki mevzua gelecek olursak: 1929’da Hâkimiye-i Milliye’nin turnuvasında İmalat-ı Harbiye, Gençlerbirliği’ni 3-1 yenip şampiyon olur. Ama kupa töreninde Gençlerli bir yönetici “Kirli amele takımına Atatürk'ün kurduğu Hakimiye-i Milli Kupası verilir mi?” deyince İmalat-ı Harbiyye temsilcileri de “Ellerimiz kirli olabilir ama alnımız aktır” yanıtını verir ve ortaklık gerginleşir. Bu arada İmalat-ı Harbiyye taraftarları kupayı kapıp yürüyüşe geçer ve Gençlerbirliği binasının önüne gelir. Neyse ki Gençlerbirlikli futbolcuların sempatik davranışıyla olay tatlıya bağlanır.

Başka bir yıl ise Turan Sanatkârangücü ile Gençlerbirliği’nin bir şampiyonluk maçında topçular birbirine girince asayiş askeri müdahaleyle sağlanabilr. Saha Komiseri Teğmen Sıtkı Ulay, olaylar üzerine emrindeki askerlere palaskaları ile olaya müdahale etmelerini emreder. Askerler renk ayrımı yapmaksızın futbolcuları palaskadan geçirirken Teğmen Ulay yeni bir emir verir: “Sarılara değil, kırmızılara vurulacak!” Böylece Gençlerbirliklilerin dayak yemesiyle asayiş temin edilir!
Başka bir örnek daha var, üstelik öyle beraberlikten falan da bölünmüş bir kupa değil bu seferki. Ayrıntılı bilgi Göztepe resmi stesinde mevcuttur: 1973 yılında Reşat Selamioğlu adına düzenlenen Dostluk Kupası’nda Fenerbahçe ve Altay’ı eleyen Galatasaray ile Göztepe finale kalıyor. Hakem kararlarının tartışıldığı maçı, Galatasaray yine tartışmalı bir penaltıdan bulduğu golle 3-2 kazanıyor. Ama kazanan da kaybeden gibi huzursuz, mutsuz. Zamanın Galatasaray idarecileri statta hemen ayaküstü bir toplantı yapıyorlar ve tarihi bir açıklama yapıyorlar: “Kötü oynadık, kupa Göztepe’nin hakkıydı.” Sonunda kupa Kemeraltı’nda ikiye bölünür, biri Galatasaray'a, diğeri Göztepe'ye veriliyor.
Hasılı kelam, tarih sözkonusu olan ilk olmak mümkündür ama biricik olmak biraz zor. Eh, bir de eski günler de o kadar güzel değildi... Bir de şu aşağıdaki AA mahreçli haberi buldum ki sadece zevk için koyuyorum. Dikkat edelim NTV tarih’te iddia edilenin ilk olmadığı da ortaya çıkıyor:

Yarım Kupaların Öyküsü

Takım sporlarında zaferin ve zirvenin simgesi, başarının karşılığı kupalar. Dünyada milyonları peşinden sürükleyen ve kupalarla özdeşleşmiş spor dalları futbol ve basketbol. Nice kupa mücadelesiyle milyonlarca sporsevere yıllardır büyük heyecan yaşatan Türk futbolu ve son yılların gözde branşı basketbol, müzelerdeki ''yarım'' kupalarıyla da belki de sporun en ilginç anılarını günümüze taşıyor. Kupalar yarım, gönüller bir olmuş bir dönem Türk sporunda. Beraberlikle biten finallerin uzatmalarla penaltılarla sonuçlandırıldığı günümüzde, kupanın sahipleri bir biçimde o maç sonunda belirlenirken, Türk sporunun bir dönemine imza atmış yöneticileri, çareyi çok ilginç ama birleştirici bir yöntemde bulmuşlar. Kazananın belirlenemediği finallerin çözümü, 2'ye bölünen kupalar olmuş. Bugün ''yarım kupalar'', kulüplerin gurur köşesi müzelerinin en ilginç parçaları olarak sergileniyor.

İzmir'deki Yarım Kupa - Göztepe - GS

1973 yılında eski futbolcularından Reşat Selamioğlu adına dörtlü futbol turnuvası düzenledi. Altay ve Fenerbahçe`nin de yer aldığı turnuvanın final maçında Göztepe ile Galatasaray karşı karşıya geldi. Final maçını 3-2 kazanarak kupayı alan Galatasaray`ın yöneticileri, karşılaşmanın hakeminin iyi bir yönetim sergilemediğini, takımlarının da iyi oynayamadığını belirterek, ``Daha iyi bir futbol sergileyen Göztepe, hak ettiği kupayı almalıdır`` biçiminde görüş belirttiler. Bu jeste karşılık Göztepeli yöneticiler de kupanın Galatasaray`da kalması gerektiğini belirtip öneriyi geri çevirince, bir orta yol bulundu. Kemeraltı`nda bir hızar makinesiyle tam ortasından kesilen kupanın yarısı Galatasaray`ın, yarısı da Göztepe`nin müzesine gitti.

Trabzon'daki Yarım Kupa

Trabzon'da 1958 yılında yapılan Türkiye Amatör Futbol Birinciliği'nde, Trabzon İdmanocağı ve Ankara Havagücü takımları aynı puan ve averajla 1. olunca, kupa da ortadan 2'ye ayrılarak 2 takıma verilmiş. Trabzon İdmanocağı'nda oynarken askerlik görevi nedeniyle Ankara'ya giden Ahmet Suat Özyazıcı, söz konusu dönemde Ankara Havagücü forması giydiğini söyledi. Özyazıcı, 2 yıl boyunca Ankara Havagücü'nde oynadığını ifade ederek, şunları söyledi: ''Futbol Federasyonu, final maçlarını şampiyonanın başında Trabzon olarak belirlemişti. Trabzon'da yapılan final grubuna Trabzon İdmanocağı ve Ankara Havagücü ile birlikte toplam 4 takım katılma hakkı elde etmişti. Grupta İdmanocağı ve Ankara Havagücü arasındaki karşılaşma beraberlikle sona erdi. 2 takımın puanları, diğer maçlarda attıkları ve yedikleri goller de aynıydı. 1 maç daha yapılması düşünüldü. Trabzon İdmanocağı, 'Maçı Trabzon'da yapalım, ancak seyircisiz olsun' dedi. Havagücü'nden Tacettin Yüzbaşı da, 'Başka sahada oynayalım' dedi. 2 takım anlaşamayınca Futbol Federasyonu'na başvuruldu. Futbol Federasyonu da 2 takımı birinci yaptı. Bunun için de kupanın ortadan 2'ye ayrılmasına kararı verildi. Kupanın ölçüleri alındı. O dönemdeki ismiyle Erken Sanat Lisesi tesviye bölümünde kupa eşit biçimde 2'ye ayrıldı. 2 takım da Türkiye birincisi ilan edildi.

''Kupanın Farklı Bir Yeri Var''

Özyazıcı, Trabzon İdmanocağı'nda uzun süre futbol oynadığını, ancak o karşılaşmada askerlik görevi nedeniyle Ankara Havagücü forması giydiğini hatırlatarak, ''Eski takımıma karşı oynamak zordu. Giydiğim formamın da hakkını vermeliydim. Benim için gerçekten çok zor bir maçtı. Sonucun böyle olacağı kimsenin aklından geçmezdi. Ancak böyle bir olaya belki de en çok ben sevindim'' dedi. Trabzonspor'da teknik direktörken 4 lig şampiyonluğu kupası aldığını, futbol yaşamında da sayısız kupa gördüğünü ifade eden Özyazıcı, söz konusu kupanın ise kendisi için farklı bir yeri olduğunu da kaydetti. Yarım Kupa Trabzonspor Müzesi'ndeÖzyazıcı, kupanın yarısının Trabzonspor Kulübü Müzesi'nde sergilendiğini dile getirerek, ''İdmanocağı, İdmangücü, Martıspor ve Karadenizgücü birleşerek Trabzonspor'u oluşturdu. İdmanocağı'nın da kupası bu nedenle Trabzonspor'a verildi ve Trabzonspor'un müzesinde sergileniyor. Havagücü'nün ise kapandığını biliyorum. Havagücü'nde oynarken elde ettiğimiz kupanın diğer bölümünü değil, İdmanocağı'nın elde ettiği bölümünü görerek hasret gideriyorum'' dedi.

İstanbul'daki Yarım Kupalar

Galatasaray Kulübü eski başkanlarından Prof.Dr. Ali Uras, Galatasaray ile Fenerbahçe arasında 1955 yılında yapılan basketbol karşılaşması sonrasında kupanın bölündüğünü açıkladı. O tarihte Galatasaray'ın lig şampiyonluğu için Modaspor ile çekiştiğini ve kendisinin de sarı-kırmızılı ekipte antrenör olarak görev yaptığını anlatan Uras, ''Bizim şampiyon olmak için Fenerbahçe'yi 7 farklı yenmemiz lazımdı. Maçın son 40 saniyesinde rakibimiz sahadan çekildi. Biz de o zamanın kurallarına göre hükmen 3-0 galip geldik ve şampiyonluğu kimin kazandığı belirsizleşti'' dedi. Uras, İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay'ın kararıyla kupanın ortadan 2'ye bölündüğünü ve yarısının kendilerine, diğer yarısının ise Modaspor'a verildiğini bildirdi. Daha önce böyle birşey görmedikleri için şaşırdıklarını anlatan Uras, şöyle konuştu: ''Lütfi Kırdar Spor Salonu'ndaki maçta, Fenerbahçe sahadan çekildiğinde biz 10 sayı öndeydik ve topu çevirip maçı bu farkla kapatıp şampiyon olacaktık. O zaman bir hücumu 24 saniyede yapma şartı da yoktu. Ancak Fenerbahçe bizim şampiyonluğumuzu engellemek için sahadan çekildi ve karşılaşma hükmen sonuçlandı. Bunun üzerine yarım kupa getirdiler. Kupa bölününce hem kızdık, hem de güldük. Aslında Fenerbahçe'nin böyle birşeye ihtiyacı yoktu.'' Uras, Galatasaray'ın o zamanki kadrosunda Yalçın Granit ve Sadi Gülçelik gibi önemli isimlerin bulunduğunu söyledi.

Cim Bom'un 3 Tane Yarım Kupası VarGalatasaray Kulübü de tarihi boyunca 3 tane yarım kupa almış. Basketbolda 1955 yılında kazanılan yarım kupanın dışında, 30 Mart 1958'de Mülkiyeliler tarafından zamanın başbakanı Adnan Menderes adına organize edilen ve 1-1 biten maçın hemen ardından kupa bölünerek 2 takıma birden verildi. 3. yarım kupa ise kulüp müzesinde bulunmasına karşın sergilenmiyor. Bu kupa müze kayıtlarında bulunurken, yalnızca 1962 yılında kazanıldığı ve ''Valilik Kupası'' adı altında oynandığı bilgilerine yer veriliyor.

Ankara'daki Yarım Kupa

Gençlerbirliği ile Ankaragücü, 1959 yılında Dilaver Argun adına düzenlenen dörtlü futbol turnuvası finalinde birbirlerine karşı üstünlük sağlayamadı. Tartışmalar sonunda sorun, yine kupanın ortadan 2'ye bölünmesiyle çözüldü. Kupanın bir yarısı Gençlerbirliği, diğer yarısı ise Ankaragücü'nün müzesinde sergileniyor.

29 Eylül 2009 Salı

Sokakta Oynasan Kaldırımda Destekleriz


Tribünde kemikleştirmiş 4-5 bin kişilik taraftar ve sahada normalde A2 liginde sahaya çıkması gereken gençler topluluğu. 33 yaşındaki Serdar Topraktepe ve 31 yaşındaki Cem Sinan'ın dışında neredeyse tamamı 17 ile 20 arası gençlerden oluşan takımın yaş ortalaması 20.3, 2 haftadır sakat olan Cem Sinan'ı da istatistiklerden çıkarırsak yaş ortalaması 19.96 .

İlk hafta Buca maçında alınan 4-0 lık mağlubiyet sonrası alınan 3 beraberlik bu çocuklar ne yapıyor dedirttiyse de son 2 haftada alınan mağlubiyetler sonrası takım beklendiği gibi puan sıralamasında son sıraya düştü. Aslında Kocaelispor'un şu anki durumu biraz ilginç. Sözleşme yaptığı fakat borçları yüzünden federasyondan lisans alamadığı 16 oyuncu federasyon başka takımlara transfer izni de vermediği için takımdan ayrı olarak ligin ikinci yarısı için antremanlara devam ediyorlar. Devre arasında borçlar ödenip lisanları çıkartıldığında da gençlerin kazandığı puanın üstüne koydukları ile de takımın ligde kalması hedefleniyor. Hedef hala ilk 6 dense de buna söyleyenlerinde inandığını sanmıyorum. Geçen sene ikinci yarıda büyük başarı sağlasa da Sakaryaspor'un ilk yarıyı 9 puanla tamamladığı için ligde tutunamadığını da düşünürsek ligde tutunmak bile yeterince iddialı bir hedef.

Tekrar gençlere dönersek eskilerin hep hayal ettiği çoğunluğu Kocaeli doğumlu tekmeye kafa koyan bu gençlerin omuzlarındaki yük hem psikolojik olarak hemde fiziksel olarak çok fazla. Her topa 3-4 kişi basmalarından dolayı konulan pirana adı da sanırım cuk oturmuş bir tanım. Bundan sonra ne olur bilemiyorum çok farklı mağlubiyetlerde alınabilir ama her ne olursa olsun bu çocukların onurlu mücadelesi tarihe altın harflerle yazılacak. Türkiye şartlarına göre çok küçük yaşta kazanacakları tecrübeler belki de ilerde camiamıza hatta Türk futboluna büyük kazanımlar sağlayacak. Blogda kullandığım fotodaki pankart sözünün orjinali sanırım Göztepe camiasına aitmiş ama çokta önemli değil şu anki durumumuzu çok güzel özetliyor, bu onurlu mücadelede bu gençler sokakta da oynasa biz taraftarlar olarak kaldırıma çıkıp desteklemeye devam edeceğiz.

Evraklar Arasında…

Geçtiğimiz haftasonu Gezgin Kitabevi’nin düzenlediği kitap mezatında iki cilt halinde tertip edilmiş bazı evraklar da görücüye çıktı. Evrakların nasıl intikal ettiğini şimdilik bilmiyorum, ama izini sürüyorum. Ama muhtevasını ve kime ait olduğunu biliyorum. Evraklar, Orhan Şeref Apak’ın ve muhtemelen kendisinin derlediği evraklar. İki cilt halinde hazırlanmış, her biri tek tek sayfalara yapıştırılmış belgeler. Önemli bir bölümü eski yazı. Orhan Şeref Apak’ın bir bölümü dönemin spor basını ile gerçekleştirilen şahsi yazışmaları dışında evrakın önemli bir bölümünü Ankara takımları ile ilgili olanlar oluşturuyor. Gençlerbirliği, Ankaragücü, Altınordu [Ankara’da Altınordu İdman Yurdu adıyla mukim olan] hakkında zengin belgeler var. Toplamda 500 kadar evrak ile 20-30 kadar resimden mürekkep evrak-ı metruke 2000 TL’den satışı çıktı ve talip olan çıkmadığından satılamadı. Doğrusu -hâlâ- bu evrakın bir kişisel arşive girmesindense Türkiye Futbol Federasyonu’nun ya da bir Ankara kulübünün arşivine girmesini isterim. Ama dürüst olalım, olacak iş değil!

Dediğim gibi evraklar arasında kulüplerin federasyona yazdığı resmi yazılardan, federasyonun kulüplere yazdıklarına; gazete kupürlerinden, şahsi yazışmalara; Ankara takımları arasında çıkan sorunlar ve çözümlerine ilişkin anlaşmalara varana kadar çeşitli belgeler var. Eh, serde Gençlerbirliklilik var, örnekler de Gençlerbirliği örneği olacak haliyle, kusura bakılmaya. Ama bir taş atmadan da edemeyeceğim. Daha önceden de biliyordum ama bir kere daha görmüş oldum. Ankaragücü evraklarında “Kuruluş: 1926” ibaresi dikkat çekiyor… Gençlerbirliği evrakına gelince: Sözgelimi bunlardan biri Gençlerbirliği Spor Kulübü’nün federasyona yazdığı bir yönetim kurulu kararı tebliği. Karara göre kulüp üyelerinden ikisi değişik mekânlarda dedikodu yapmaları, kulübe yakışmayacak hal ve tavır içinde oldukları gerekçesi ile ihraç edilmiş. Bir gazete kupürü ise Gençlerbirlikli Asım ile ilgili. Asım Bey yaşının ilerlemesine karşın Gençlerbirliği’nde gençlere taş çıkartırcasına oynamayı sürdürmektedir. Ancak yönetim, yaşı ilerlemiş bu sporcuyu oynatmak istememektedir. Takımın adına yakışır biçimde gençlerden kurulması istenmektedir. Ama Asım da iyi futbolcu olduğundan bir karar alıp da takımdan uzaklaştıramazlar. Asım da “oğlum Gençlerbirliği’nde futbol oynamaya başlayana kadar oynamayı sürdüreceğim” diyerek yönetimi az biraz alaya alır. Asıl bomba ise muhabir arkadaştan gelir: “Bu açıklama üzerine Gençlerbirliği yönetimi Asım’ın oğlunun dördüncü yaşgününü büyük şenliklerle kutlamıştır!”

Evrak arasında dikkatimi çekenlerden biri ise kişisel merakımı kaşıması bakımından benim için önemli. Bu evrak Ankara’da 4 Temmuz 1920 tarhinde kurulan Altınordu’nun marşı. Bildiğimiz kadarı ile ilk kulüp marşı Fenerbahçe’nin. Rüştü Dağlaroğlu şöyle diyor: “Türkiyenin en sevilen kulübü olduğundan, Fenerbahçe için sayısız marş ve nazımlar yazılmıştır. Kuruluş devrinin ilk marşı, İstibdat rejimi dolayısiyle, yok edildikten sonra ikinci marşı büyük şair ve edip Süleyman Nazif merhum, İngilizler tarafından sürüldüğü Malta dönüşü 1923 de yazdı. İşgal yıllarının düşman karşısındaki Fenerbahçe zaferleri arasında kaleme alınmış bu marşı en başa alırken, büyük Türk evlâdını da rahmetle anarız.” [Meraklısı için: Güfte ve bestesi Necip Celal’e ait 1948 tarihli Fenerbahçe Marşı] İlk futbol plağı da 1931 yılında Odeon tarafından çıkarılan “Fenerbahçe Hatırası”. Mehmet Alkan’ın verdiği bilgiye göre Cumhuriyet Gazetesi’nde 26 Mayıs 1931 günü yayınlanan ilanda, “Fenerbahçe Şampiyonluk Hatırası-1931” adlı 78 devirli plak için, “Şampiyon takımın büyük muvaffakiyeti şerefine, maruf bestekarlarımızdan Muallim Kazım Bey’in bestelediği methiye, bir hatıra olmak üzere Odeon plaklarına okunmuştur” ifadesi yer alıyor. [Tafsilatı için: Mehmet Ö. Alkan. “Fenerbahçe’nin Sesli Şampiyonluk Tarihi-1: ‘Fenerbahçe’nin Şampiyonluk Hatırası-1931...’ Fenerbahçe No:25 (1 Mart 2005) s.44-46.]


Elimizdeki belge ise -cep telefonu ile çekilmiş kötü bir resmini de utanmadan yayımladığımız gibi- daktilo ile yazılmış üç kıtalık bir marş. 12 Ocak 1936 tarihini taşıyan marşın yazarı, Yahya Çetiner. Muhtemelen bir bestesi yok. Kayda geçmesi temennisi ile…

Altınordu Marşı
Koşuyoruz bir hızla yükselmek için ancak
En önde gidiyoruz her spor alanında
Altın Ordu sesleri gökleri dolaşacak
kalblerde yaşayacak, duyulacak her yerde

Tarihsel adımızla anılırız her yerde
Lacivertle kırmızı işlemiş kalbimizde

Hedefimiz ilerde parlayan bir güneştir
Koşarız ona doğru bir tek vücut olarak
Gençlerimiz ok gibi yaratılan ateştir
Birden fırlar ileri yayından boşanarak

Tarihsel adımızla anılırız her yerde
Lacivertle kırmızı işlemiş kalbimizde

Türküz damarımızda Türk kanını taşırız
Ulusal benliğimizi yüceltiriz her yönden
Başımız kaldıkça şanlı ay yıldızımız
Nur kaparız hepimiz büyük baş Ata Türkden

Tarihsel adımızla anılırız her yerde
Lacivertle kırmızı işlemiş kalbimizde

12. 1. 1936
Yazan: Yahya Çetiner

16 Eylül 2009 Çarşamba

Blogger'ın ölümü...

Yaşadığınız ülkeyi maalesef değiştiremiyorsanız bile DNS'lerinizi değiştirerek Blogger sitelerine ulaşabilirsiniz.

burada epeyce alternatif mevcut:
Tıklayın

10 Eylül 2009 Perşembe

Bir Mucize Bekliyorum

Kısa hayatlar yaşayan varlıklarız. Belki de bu yüzden, bazıları hayatımızın büyük bölümünü gereksiz yere işgal ettiği için mutsuz oluyoruz. Hayatınızda sizi mutsuz eden bazı şeylere, sırtınızı dönebilirsiniz. Facebook'ta gerçekten arkadaşınız olmayanları silebilirsiniz mesela. Eşinize bir akşam gelip artık seninle olmak istemiyorum bile diyebilirsiniz. Çok iyi kazandığınız bir işiniz vardır, sırf barlarda gitar çalacağım diye bırakabilirsiniz. Ama değiştiremeyeceğiniz şeyler de vardır. Böyle durumlarda mucizeler beklersiniz. Avrupa Şampiyonasında Çek Cumhuriyeti maçındaki gibi, Hırvatistan maçındaki gibi.

Tepkim kesinlikle Güney Afrika'ya gidememekten değil. Şansımız hala var nasıl olsa! Ben artık yenildiğinde bile asaletini kaybetmeyen liderler görmek istiyorum. Kabadayılıkla çözüm arayanların tabulaştırılmadığı, efsaneleştirilmediği bir düzen istiyorum. İhtiyacımız olan bir kabadayı ise, Al Pacino veya Robert De Niro gelsin, onlar daha iyi rol kesiyor diye düşünüyorum. İngilizceleri daha iyi olduğu için de olabilir. Gerçekleri sadece kötü sonuçlardan sonra görebilenlerin, futbol profesörü diye adlandırılmadığı bir futbol medyası istiyorum.

Ben, takımım hedefe ulaşamasa da, alkışlayabilmek istiyorum. Bugün bunu bir kişi yüzünden yapamıyorum. Ama yine de onu değiştiremiyorum.
Bu yüzden bir mucize bekliyorum.
Ne zaman gerçekleşir bilmiyorum.
Sadece bekliyorum.


Kadro














pd cıvıltı

 

Piknikte Dömivole | Kes Yapıştır 2009 Yazar(lar)a sorulması ve gönderme yapılması koşuluyla tepe tepe kullanıma açıktır. | En iyi Firefox tarayıcı ile 1024x768 çözünürlükte görüntülenir.